SON MƏKTUB
Ben seni sevmiştim yıllar önce. Sıcacıq yaz günleri bu sevgimizin tanığıydı. Yıllar geçti, hasret, hicran her nerden gelip bulduysa buldu bizi. Güz tılsımı ayırdı bizi ağladım. Sen askere gittin. Ama yalnız ben ağlamıyordum, doğa bile bu halime üzülüyordu sanki. Beni sakinlnştirmeğe çalışıyordu. Sonbahar rüzgarları feryat ediyordu. Hazan olmuş yarpaklarla beraber. Bense «gitme» diyordum içimden sana. O zaman ben seni tekrar göremeyeceğimi düşünüyordum. Korkuyordum. Ama herşeyi içime atarak sana bu halimi belli etmemek zorundaydım. Bunu başarmalıydım. «Sen dilinle git, gözlerinleyse kal diyorsun, noluyor sana böyle, döneceğim birgün». Sen bana «beni bekle» – demiştin değilmi? Durmadan tekrar ediyordun: «Sıkılma, sevdiğim, sıkılma, ben her zaman seninleyim. Birgün geri geleceğim. Bu benim Vatana olan borcum. Bekle beni. Birgün mutlaka geri döneceğim. «Bunları söyledin ve gittin. Aylar benim seni beklememle geçiyorken sık sık mektuplar alıyordum. Her mektupunda beni beklememi söylüyordun. Yüzyüze söylemediğin sözlerini mektuplarında «herşey iyi olacak» cümleleriyle bitiriyordun. Sen asker gittiğin günden bu yana ben hep yollara bakıyordum. İçimde bir huzursuzluk vardı korkuyla beraber. Korktuğum gecelerin birinde rüyamda gördüm seni. Qarip bir halin vardı. «Bekle beni geleceğim» – dedin ve kayboldun. Sesin karanlık odamda yankılandı. Karanlık odamın her kuytu köşesine sinmiş, «bekle geleceğim» – diyordu. Ara sıra böyle şaka yaptığın zamanlar da oluyordu. Bu söylediklerini de şaka zannettim. Bu gece sen bana «bekle» derken bu dünyadan ayrılıyormuşsun… Bunu ben nerden bilebilirdim ki?! Nerden bilebilirdim: nihayet o kış gecesinden sonra şafak söktü. Geceden sabaha kadar uyuyamayan ben sonunda derin bir uykuya daldım. Öyle bir uykuya ki, o uykuda sen herkesten daha güzeldin, seni bana tekrar sevdirdi o rüyalar. Evet, öteki günlerden farklı olacaktı. Biliyordum, emindim bundan. Tüm arkdaşlarıma senin yakışıklı olduğunu ve seni sevdiğim için quru duymam gerektiğini anlatacak kadar emindim kendimden. Arkadaşlarımdan biri rüyada beyazlar içinde gördüyümü anlatınca iyice hüzünlendi. Ben buna aldırmayacak kadar mutluydum. Hem de herkesten daha mutlu. Acele ediyordum bir an önce olsun diye. Evet diğer gecelerin sabahı gelmişti, bu gecenin sabahı da gelsin diye. Geldi de. Ben de seni o gecenin sabahında gördüm. Ama bu kez rüyada falan değildim. Uyumamıştım bile. Evde oturup seni düşünerken bir sesle irkildim. Bir ağlama sesiyle. Birisi ağlıyor, oğlum – diyerek inliyordu. Kendi kendime bu sesin komşumuz Zehra halanın olduğunu söyledim. Bu odur dedim. Sonra ansızın Zehra halanın başka bir çocuğunun olmadığını anımsadım. Ve kapıyı açıp dışarı çıktım. Bu dışarı çıkışım hayatımda attığım en son mutlu adım oldu. Bir daha bu ayaklar mutlu olmayacaktı. Evimizin önünde beni karşılayan gecenin zifri karanlığı, bir de rüyalarım oldu. Ansızın arkdaşımla yüz yüze geldik. O, yine hüzünlüydü. Şimdi burda herkes öylece kalakalmıştı. Yalnız Zehra teyze yaklaştı bana: «oğlum gitti, kızım, benim oğlum, senin Nicatın…» – diyerek bayıldı kaldı. Bense «hayır o, değil» – diyerek senin yüzünü açtım. Evet, o, sen değildin. Zira şu an burda olan sen olsaydın, beni bekle» derdin. Demedin. Ne sesin duyuldu, ne gözlerin açıldı. Gözlerin açılsaydı bu yerde yatanın sen olduğuna inanacaktım. Ama olmadı. Sonradan asker arkadaşların senin sık sık beni anımsayarak «biz zaten birbirimize kısmet değiliz» dediğini anlattılar. Evet, sen benim kısmetim değilsin. Ama ben seni hala seviyorum. Rahat uyu, sevgilim, seni bekleyeceğim.