BİR İLKBAHAR GECESİ
Bir ilkbahar gecesi
Karanlık gece…
Gözlerim yüreğim gibi doldu boşaldı
Gece karanlık elbisesini giyerek üzerine
Beni gögsüne sarıyor
Yerden semaya bir ah yükseliyor
Semadan yere gözyaşlıları serpilir
Bir ilkbahar yağmuru
Dertlerime ortak yağmur…
Yağıyor fısıltıyla
Yağıyor usul usul
Bir ilkbahar yağmuru
Göğsünü siper ederek yere
Geliyor…
Gidiyor…
Benim geldiğim dünyaya gidiyor
Bir ilkbahar yağmuru
Yoğruluyor hamur…
Benim saksı vucutlu dedelerim,
Benim saksı vucutlu ninelerim
Benim saksı vucutlu doğacak torunlarım,
Benim geçmişim, bugünüm, geleceğim
Bir ilkbahar yağmuru
Odur damarlarımdan akan kan
Vucutuma bin desen vuran
Odur bana bu canı eden armağan
Torpağıma cemreler düşüren
Beni dünyaya getirdi babam, annem,
Evet, ben insanım…
Ademim…
Peki ya benim doğum günüm?..
Ben doğdummu?
Belki de vardım kimbilir?
Babamın doğumgünü?
Hayır dedemin?…
Belki de onun dedesinin?
Belki de kimbilir?
Bir ilkbahar yağmuru
Gizemleri bilen tek varlık…
Fısıldadı:
Adem yoğrulduğu gün sen yarandın…
Sen olmuşsun ilk insan
Öyle de kalmışsın
Seni sen kendin doğmuşsun
Bir midede ölmüş
Bir vücutta yaşamışsın.
Bir ilkbahar yağmurunda yenilenmiş
Birinde eskimişsin… bir ilkbahar gecesi
Karanlık gece…
Bir ilkbahar gecesi
Karanlık gece…
Bir ilkbahar gecesi
Karanlık gece…
Gözlerim yüreğim gibi doldu boşaldı.
Gece karanlık elbisesini giyerek üzerine
Beni göğsüne sarıyor
Yerden semaya bir ah yükseliyor
Semadan yere gözyaşları serpilir.
Bir ilkbahar yağmuru
Bana bir acı gerçeği söyledi:
Sen yeni değilsin dedi
Yani yalanmı söyledi?..
KELEPÇE VUCUDUM,
KELEPÇE CANIMLA
Bir kelepçe misali bağlasalar
Beni eline, ayaklarına.
Seni yakalasam kelepçe ellerimle
Korusam tehlikelerden
Kapanarak eline, ayaklarına
Sadece senin için bir yaşam sürsem
Sen kalsan hep bugünümüzde
Bense ihtiyarlayarak hayattan gitsem
Sana kısmet olsa mutluluklar dügünler
Benim beddualarım bir dua olsa
Tüm imkansızlar bir rüya olsa
Geri dönerek ben de günün birinde
Sana sevgilerimi armağan etsem
Arzular, dilekler uzayıp gider
Saatlar, dakikalar kocayıp gider
İçimde qururum intihar eder
Sevgi buysa boşuna sevme der
Canımı alacak Azrail bile
Gider gelr gidelim der…
Köpekler bana havlar hep
İnsanlar halime gülüp geçer
Gökten taşlar üzerime iner
Cehennem azabıyla günler
AĞRI DAĞI
Dağ dağ olmuş yureğimin başı
El sürmüş ona nankör düşman.
Amaçlarımın kutsal mekanı
Türklüğümün elbisesi.
Ağrı dağı
Ağrı dağı
Dedemin kardeşi,
Dostu, sırdaşı, eşi.
Benimse dorukları
Benimdir onun sevinci
Benimdir onun dertleri
Mekanın var kalpevinde
Ağrı dağı
Ağrı dağı
Sana yan gözle bakanlar düşmanımdır,
Onlara dert veren vakarındır,
Sana düşman olan kim?
BABASI kim?
DEDESİ kim?
Kimliği belli değilse
Bırak sana bakarak iç geçirsin
Sen kaıver yerinde
Benim yüreğimin derinliğinde
Ana toprakta
Baba, yiğit evinde
Dorukların doruğu
Ağrı dağı
Ağrı dağı
ÖCÜ
«Öcü geldi» dedilər ona, gözleri büyüdü, yüzü mosmor oldu ansızın, susuverdi çocuk. Öcüyü bekledi, fakat öcü bir türlü gelmedi. Bir daha tekrar onu korkutmağa, uslu durmasını sağlamağa çalıştılar, «bak öcü geldi» dediler, fakat sakinleşmedi bir türlü çocuk. Sadece bir yaprak misali kalbi esti, sesini, soluğunu kesti. Annesi uyutmağa çalıştı onu, babaanneesi ninniyle avutmağa: «Balama kurban inekler, balam ne zaman imekler»
Babaannesinin söyledikleri birgün gerçek olacaktı, mutlaka birgün. Torun da bunu istiyordu. Öcünün gelmesini istemiyordu, tam tersi kendisi onun yanına gitmeği hayal ediyordu hep. Öcüyü bulmak için o denli büyümek istiyordu ki, herkesi korkutan bu kocaman devi bir karınca misali ayakları altına alıp yerlebir etsin ve böylece tüm çocukların öcünü alsın ondan. Kendisi de böylece daca güc kazanmış olsun…
Şimdi öc alacak çocuk dalğındı. Babaannesi ve annesiyse perişan bir halde oturuyorlardı öylece. Artık onu «öcü geliyor» diye korkutmuyorlardı. Saçlarını okşuyor, ateşini ölçüyorlardı. Hayır, hasta değildi çocuk. Sadece öcüyü bularak yoketmenin yollarını arıyor, masal kahramanına dönüşeceği günün hayalleriyle yaşıyordu.
Yıllar geçtikce büyüyor bir çocuk, önce «anne» demesini öğreniyor, sonra «baba» Ve birgün anne babasının karşısına dikilerek «bana o öcüyü gösterin» – diyor. Annesi: «görmezsen iyi edersin» – diyor. Babasıysa geleceyin erkeğini «Oğlum, aslında öcü diye varlık mevcut değil, o, sadece bizlerin bir uydurması» – diye avutuyor. İşte o gün «öcü» yalanı ölüyor, yalan doğuyor çocuk için, insan için.
BİR GÜN OLMAYACAK
Evimzin karşısında bir kavak ağacı vardı. Ben o ağacı sevmiyordum. Bu ağacın benim sevmediğim insanlardan biri olduğuna inanmıştım artık. Her gün ona kinimi kusuyor, öfkemi belli ediyordum. Ondan nefret ediyordum. O, şimdi benim gözlerimin önünde uzayıp giden dallarıysa bu soyun fertleri. Bizim evin önünde bir ağac, daha vardı. Koca bir çinardı o. Ben küçüklüğümden bu yana tüm güzel anlarımı bu çinarla böldüm.
Ben çinarla en güzel anlarımı paylaşarken meğerse kavak ağacı hemen yanıbaşımda kıskanclıktan çatır çatır çatlıyormuş. Ben bunun farkında bile değilmişim. Ne kadar da vurdumduymazmışım, Allahım. Kavak ta çok kıskançmış hani. Dün gece yine kavakla atıştım ve herşeyi oluruna bırakarak uykulara daldım. Rahatladım, huzurluydum, içimde hiçbir sıkıntı yoktu. Tatlı bir rüyaydı bu. Dünyadakı tüm güzellikler misafirimdi bu gece. Ve rüyamın en tatlı anında kavak ağacının yere devrildiğini gördüm. Hayır, rüyada görmedim onu. Gerçekten de yeredevrilmişti o. Çünki ben onu tüm gün boyunca azarlamıştım. Ölmesini istediğim anlar bile olmuştu. İşte o, ölmüştü. Yere devrilmişti kavak. Çinarın ayaklarının altına. Ben onun gürültüsüne uyanmıştım. Onu kestiler, küçük bölümlere ayırdılar. Kavağın bu halini böyük bir zevkle izliyordum. Onu bir hintli misali ateşe vereceklerdi.hayır, hayır, ben onun ateşine ısınmayacağım. Ben onu sevmiyordum. Şu an bile sevmiyorum. Onun görüntüsü beni hüzünlendiriyordu. Bu yüzden ondan nefret ediyordum. Peki ya içi? O, benden ve benim benzemek istediğim çinardan daha zayıftı. Zira benim azarlamalarıma ve kıskançlıklarıma dayanmayarak intihar etmişdi. Peki nasıl olmuştu da bu kadar hayatla doluyken yaşamına son vermişti? Zira imkansızmış gibi gözüküyordu. Bu gece tüm imkansızlar gerçek olacaktı. Çünki bu gece güzün son gecesiydi. Güz bitti ve kavak devrildi yere. Hayallere dalmışım deminden beri. Annemin sesi çınladı kulaklarımda: «Hadi yine iyisin, kavak devrildi yere» Ben annemin söylediklerine inanmadım. Bu gece rüya gördüğümü zannettim. Annemin kavağın bu haline neden sevindiğini anlayamadım bir türlü. Ne diye seviniyordu ki? Ansızın kavakla dalaşmalarımı ve onu azarladığımı anımsayıverdim. Annem beni birkaç kez bu halde görmüştü. Evet, annem benim bir daha kavakla dalaşmayacağımı, onu azarlamayacağımı bildiği için seviniyordu. Belki de kavağa söylemeyeceklerimi anneme söyleyeceğim. Fakat annem benim artık çinarla konuşacağımı bilmiyordu qaliba. Artık öfkulenmek, sinirlenmek yok. Öfkelenirsem dertlerimi anlatacağım çinar da birgün olmayacak.
KEDİ YAVRUSUNU ÇOK SEVDİYİ İÇİN YER
Mahmur gözlü, bükük dudaklı, hafif zavalı görüntüsüyle, sevecen tavırla etrafına bakan yavru kediyi yedi annesi. Öfkesi yüzünden mi oldu bu, yoksa acayip bir duyğu mu kapladı içini, belli değildi. Fakat anne kedi afiyetle yiyordu kendi yavrusunu. Ara sıra dilini çıkarıp can çekişmekte olan yavrusunu yalıyordu. Nasıl yaptı anne kedi? Neden yaptı bunu? Belki de anne kedinin hiçbir suçu yoktu kim bilir? Belki de suç yavru kedinindi? Zira o, durmadan annesinin karşısında durmadan haraket ediyor, adeta annesinin onu yemesine olanak tanıyordu.
Sanki durmadan annesine onu yemesi için yalvarıyordu. Kuyruğuyla annesinin dudaklarını sıvazlıyordu. Kuyruğuyla onu uyarıyor ve «sen ne diye beni yemiyorsun? Hadi beni yesene! Ben sendendoğmuşum, yine senin yanına dönmek istiyorum» Anne kedi yavrusunun tatlılığını duydu dudaklarında. O da çok seviyordu biricik yavrusunu. O da yavrusunun özlemine pek fazla dayanamıyordu qaliba. Yavrusunu da o yüzden yemişti herhalde. O günden sonra anne kediye yavrusunu öldüren bir katile bakar gibi bikmağa başlamıştım. Bu içler acısı görüntüleri izliyordum. Yüreğim cız ediyordu. İçin için ağlıyordum. Anne kediyi birer hain, birer düşman olarak görmek istemiyordum. Napmalıydım? Mesala onu öldürebilirdim, böylece yavru kedinin öcünü almış olurdum. Ya da paramparça etmem de mümkündü onu. Hayır, ben hiçbirini yapmadım. Öfkemi yenmeği başardım. Öldürmedim onu. Hiçbir şey söylemedim. İçtenlikle yavru kedinin haline acıdım. Çekip gittim öfkeli bir tavırla. Onunla daha sonra yavrusunun kanını üzerinden nasıl temizlediğini seyredemedim. Sabah oldu. Sabah güneşinin işığı odamı aydınlattı büsbütün. Aman Allahım, tüm bu gördüklerim rüyamıydı? Hemen pencereye koştum. Yavru kedi anne kedinin yanıbaşında bir saniye bile sakin durmuyor, durmadan annesine sokuluyordu. Anne kedi de aynı içtenlikle yavrusunu yalıyordu. Öfkelendim. Kim söylemişti ilk kez bu sözü acaba: «KEDİ YAVRUSUNU ÇOK SEVDİĞİ İÇİN YER» diye.
SON MƏKTUB
Ben seni sevmiştim yıllar önce. Sıcacıq yaz günleri bu sevgimizin tanığıydı. Yıllar geçti, hasret, hicran her nerden gelip bulduysa buldu bizi. Güz tılsımı ayırdı bizi ağladım. Sen askere gittin. Ama yalnız ben ağlamıyordum, doğa bile bu halime üzülüyordu sanki. Beni sakinlnştirmeğe çalışıyordu. Sonbahar rüzgarları feryat ediyordu. Hazan olmuş yarpaklarla beraber. Bense «gitme» diyordum içimden sana. O zaman ben seni tekrar göremeyeceğimi düşünüyordum. Korkuyordum. Ama herşeyi içime atarak sana bu halimi belli etmemek zorundaydım. Bunu başarmalıydım. «Sen dilinle git, gözlerinleyse kal diyorsun, noluyor sana böyle, döneceğim birgün». Sen bana «beni bekle» – demiştin değilmi? Durmadan tekrar ediyordun: «Sıkılma, sevdiğim, sıkılma, ben her zaman seninleyim. Birgün geri geleceğim. Bu benim Vatana olan borcum. Bekle beni. Birgün mutlaka geri döneceğim. «Bunları söyledin ve gittin. Aylar benim seni beklememle geçiyorken sık sık mektuplar alıyordum. Her mektupunda beni beklememi söylüyordun. Yüzyüze söylemediğin sözlerini mektuplarında «herşey iyi olacak» cümleleriyle bitiriyordun. Sen asker gittiğin günden bu yana ben hep yollara bakıyordum. İçimde bir huzursuzluk vardı korkuyla beraber. Korktuğum gecelerin birinde rüyamda gördüm seni. Qarip bir halin vardı. «Bekle beni geleceğim» – dedin ve kayboldun. Sesin karanlık odamda yankılandı. Karanlık odamın her kuytu köşesine sinmiş, «bekle geleceğim» – diyordu. Ara sıra böyle şaka yaptığın zamanlar da oluyordu. Bu söylediklerini de şaka zannettim. Bu gece sen bana «bekle» derken bu dünyadan ayrılıyormuşsun… Bunu ben nerden bilebilirdim ki?! Nerden bilebilirdim: nihayet o kış gecesinden sonra şafak söktü. Geceden sabaha kadar uyuyamayan ben sonunda derin bir uykuya daldım. Öyle bir uykuya ki, o uykuda sen herkesten daha güzeldin, seni bana tekrar sevdirdi o rüyalar. Evet, öteki günlerden farklı olacaktı. Biliyordum, emindim bundan. Tüm arkdaşlarıma senin yakışıklı olduğunu ve seni sevdiğim için quru duymam gerektiğini anlatacak kadar emindim kendimden. Arkadaşlarımdan biri rüyada beyazlar içinde gördüyümü anlatınca iyice hüzünlendi. Ben buna aldırmayacak kadar mutluydum. Hem de herkesten daha mutlu. Acele ediyordum bir an önce olsun diye. Evet diğer gecelerin sabahı gelmişti, bu gecenin sabahı da gelsin diye. Geldi de. Ben de seni o gecenin sabahında gördüm. Ama bu kez rüyada falan değildim. Uyumamıştım bile. Evde oturup seni düşünerken bir sesle irkildim. Bir ağlama sesiyle. Birisi ağlıyor, oğlum – diyerek inliyordu. Kendi kendime bu sesin komşumuz Zehra halanın olduğunu söyledim. Bu odur dedim. Sonra ansızın Zehra halanın başka bir çocuğunun olmadığını anımsadım. Ve kapıyı açıp dışarı çıktım. Bu dışarı çıkışım hayatımda attığım en son mutlu adım oldu. Bir daha bu ayaklar mutlu olmayacaktı. Evimizin önünde beni karşılayan gecenin zifri karanlığı, bir de rüyalarım oldu. Ansızın arkdaşımla yüz yüze geldik. O, yine hüzünlüydü. Şimdi burda herkes öylece kalakalmıştı. Yalnız Zehra teyze yaklaştı bana: «oğlum gitti, kızım, benim oğlum, senin Nicatın…» – diyerek bayıldı kaldı. Bense «hayır o, değil» – diyerek senin yüzünü açtım. Evet, o, sen değildin. Zira şu an burda olan sen olsaydın, beni bekle» derdin. Demedin. Ne sesin duyuldu, ne gözlerin açıldı. Gözlerin açılsaydı bu yerde yatanın sen olduğuna inanacaktım. Ama olmadı. Sonradan asker arkadaşların senin sık sık beni anımsayarak «biz zaten birbirimize kısmet değiliz» dediğini anlattılar. Evet, sen benim kısmetim değilsin. Ama ben seni hala seviyorum. Rahat uyu, sevgilim, seni bekleyeceğim.
O KAR YAĞMADI
Günler günleri uğurladı, aylar aylarla karşılaştı. Dağlara kar düştü, deryalarda dalğalar kıyılarla savaştı, gökler yerleri seyrederek bulut gözleriyle usul ağladı. Usul usul ağladı beni ağlatanlar. Ben dilediğim karları yağdırmadı gökler. Ben hep onu düşlemiştim çocukken. O, bembeyazdı. O, yağarak benim dünyamdakı her tarafı bembeyaz yapacaktı. Dağları kar kaplamıştı, dağlarda kıştı. Peki ya burda? Uzaktan bembeyaztı dağların dorukları. Benzemek istedim o dağlara ben. Taşa, anıta dönüştüm dağların doruklarına benzemek için, benim de başımın tacı olsun diye yağan karlar. Fakat ulaşmadım isteğime… yine de olmadı. Neden yağmadı bu kar?
Ben herkese sordum onu, kalbime sormadım yalnız. Yüreğimse durmadan susuyordu. «Neden yağmadı bu kar?» Birgün bana o karı gösterdiler. «İşte istediğin kar…» dediler. Ben yine seyrettim, o değildi. Benim beklediğim değildi. Dağların doruklarındakı kar böyle değildi hiç. Benim beklediğim karın her tanesi melek kanatlı olacaktı. Sonuçta gökten yere inen insan değil, melek olacaktı. Melekler gelecek ve peyğamber getirecekti. Olmadı… Bana gösterilen kar yerden göklere yükselen buhardı. Göklerden yere inen baştan sona çirkefti. Görüntüsü bembeyaz olsa bile. Ben onu gördükten sonra tüm umutlarımı kaybettim. Benim hep düşdediğim göklerdenmi geliyordu o?
Peki ya o üzerindeki şeytani elbise? Ansızın kafamı yukarı kaldırarak bağırmağa başladım: «Aman Allahım, dünyanın sonumu geldi artık?» Az önce rüzgarın sesini bile surun sesi duymağa başlamıştım. Beddualar ederek karşıladım kışı. Bir daha kış olmasın, kar yağmasın dedim kendi kendime. Zira sen benim beklediğim karın ve kışın ta kendisiydin. O kar senin vücutunun parçalarıydı. Dünya dediğimiz anne kucağında, toprak üzerinde doğacaktın sen. Ben seni kendi ellerimle yaratacaktım, kar yağacaktı öylesine. Sen benim kardan adamım olacaktın. Ben sana doymayacaktım, hep kışı, karların yağmasını bekleyecektim. Ama o kar yağmadı.
BENİM DÜNYAM
Günyaya sıradan bir günde, sıradan bir yılda mevsimlerin en güzelinde… İlk andan itibaren acılar yüzünden ağladım uzun uzun. Bir tokan attılar. Dile geldim. Bir zarif el attı o tokkatı bana. Ateşler düşürdü küçücük kalbime.
Yana yakıla akıttım gözyaşlarımı. Dünyaya. Zamana, insanlığa karşı savaş ilan ettim. Tam kırk gün dünyayı bir renkten seyr ettim. Sonra gözlerim dünya işığına alıştı. Renklerin karışımına. Sonra unuttum suratıma çarpan tokkatı. Arkadaş oldum koca dünyayla. Beraberce veda ettik bir kaç mevsime ve bir yıla. Çehresini değişti sonra koca dünya. İlk önce yazdı, sonra kış oldu. Her taraf karla kapandı, yağmurlar yağdı. Yağmurları kırlanğıçlar yağdırdı. Böylece ben de alıştım çehreleri ayırmağa. Birgün doyasıya emdiğim sütle tanıdım dünyanın en güzel çehresini. Ninni söylüyordu bana beşiğimin başında en güzel anne. Dünyanın en güzel şarkısını dinledim ondan. Beni doğurduğunu anladım daha sonra. Sorular vardı içimde. Ama konuşamadım. Anlatamadım derdimi bir türlü. Savaştım tüm dünyayla fakat içimde. Sonra koca dünyayla genç anne konuşmasını öğrettiler bana. Ulaştırdılar beni isteklerime. Başladım sorular sormağa. Her gördüğümü öğrenmek istedim. Sorular sordum. Sorularıma yanıtlar aradım. Ama yine de mutlu olamadım. Sonra abilerimin, ablalarımın birşeyler yazdığını gördüm ve «keşke ben de yazmasını bilsem» – deyiverdim kendi kendime. Yazmasını öğrendim… Birgün yazmasını da öğrettiler bana. Koca dünya, genç bir anne ve bir de öğretmenim. İlk başta «anne» sözünü yazmağı öğrendim, sonra peşinden «Vatan» sözünü. Daha sonra «Ana Vatan» sözünü yazdım. Böylece sözleri peşpeşe dizmeğe başladım. Kimi zaman yazdıklarımı yokettim. Kimi zaman dünyanın en güzel yazısıdr bunlar dedim. Birgün kendimi eleştirdim. «İstersen daha iyi yazabilirsin». Büyüttü beni bu amacım. Şimdi bu yolda yürüyorum, şimdi sözdür benim dünyam…
MENEKŞE
Adem sevinçle gözyaşı döktü, sen doğdun böylece güzel menekşe. Allahın affından yaranmış çiçekler neden böyle hüzünlüsün, menekşe? Sen oldun dünyanın ilkbahar konuştu, sen oldun sevgi efsanesi. Sen dertlilerin dertlerinden anlasın, güzelim, gülüm, menekşem. Seninle kimler süslenir, gülüm. Sana benzemek isteyenler dahi var. Sen hep alçakgönüllü, başın hafifçe önüne eğik, sade bir güzelsin güzel menekşem. Senin çiçeklerin cennet perdesi, başının hafifçe öne eğmemse ibadetindir. O güzel gözlerinin karanlığı senin sevilmek saadetindir. Sevincin ismi doğdun, dertler başını hafifçe öne eğmeğe zorladı seni. Seyrediverdin dünleri bugüne zamanın gidişini. Güzelliğine övgüler yağdırdılar, aldırmadın sen fakat. Sana «güzelim» dediler, sen aldırış etmedin. Seni güzellere benzettiler konuşmadın. Nerden alıyorsun bu kadar sabrı sen, söyle nerden? Anlat, ben de siyah gözlerinde kendi hayatımı göreyim. Senin gibi olmak, sana benzemek, güzel çiçeğim, benim en böyük dileğim. Umutlarım tükendi yarınlara, gel şimdi anlat sırrını. Kıralım bu aksiliklerin tılsımını. Kötümserlikten kurtulalım, gülüm menekşem.